Traklarda Kutsalın Göstergesi: Gerçekler ve Yanılgılar

Traklar Hakkın da Tüm Bilgilerin paylaşıldığı Bölümümüz
Cevapla
HayatAğacı
DeFiNeLeRiM MüDaViMLeRi
DeFiNeLeRiM MüDaViMLeRi
Mesajlar: 10588
Kayıt: 15 Şub 2010, 12:19

Traklarda Kutsalın Göstergesi: Gerçekler ve Yanılgılar

Mesaj gönderen HayatAğacı » 06 Mar 2012, 11:16

Ülkemiz için yeni bir saha olan Trakolojinin çok uzun bir dönem klasik arkeolojinin
gölgesinde veya başka branşların etkisinde kalmış olması nedeniyle, bazı yanılgılar şu andaki
değerlendirmelerde hâlâ geçerliliğini korumakta; fakat Trakoloji şu anda dünya üzerinde
gerçek anlamda kimliğini bulmaya başlamış ayrı bir disiplin olarak şekillenmiş bulunuyor.
Özellikle Bulgaristan’da ve Romanya’da iki enstitü bu alanda çalışıyor. Bu enstitüler dışında
hızlı bir biçimde Avrupa’nın değişik ülkelerinde şekillenen başka birimler de söz konusu.
Trakoloji Balkanlar’ın doğu kısmında yer alan Trakları inceleyen bir dal; fakat ülkemizde
yeni yeni şekillendiği için maalesef çok fazla araştırmacısı bulunmuyor.
Traklar bir Hint-Avrupa, genel olarak steplerle bağlantılı bir Avrupa ulusu. Orta Avrupa’nın
içlerinden gelen bir kültür dalgasıyla, steplerden gelen bir başka kültürün karışmasıyla
şekillenmiş bir geçmişleri var. Özellikle Orta Avrupa’nın kültür ortamıyla steplerde şekillenen
kültürler, Romanya’nın kuzeyinde ve Moldova’da yapılan çalışmalarda gördüğümüz gibi Tei
kültürü olarak bilinen bir kültüre dönüşüm sağlıyor ve bu yolla da güneye doğru ilerleyen bir
kültür olarak Trakya’ya giriyor.
22
Trakların Trakya’ya giriş süreci genellikle MÖ 1500’ler civarı olarak verilmekte; fakat bunun
daha erken tarihlere gidebilmesi mümkün. Trakya’da yapmış olduğumuz yüzey araştırmaları
sırasında bazı bölgelerde karşımıza çıkan verilerden elde ettiğimiz sonuçlar, bu bölge
bağlantılarını netlikle ortaya koydu.
Trakların yayılım alanı güneyde Ege Denizi civarından kuzeyde Tuna Nehri civarına, doğuda
Doğu Trakya’dan batıda Vardar Ovası’na kadar yayılan geniş bir bölge. Heredot’un dediği
gibi, Traklar Hintlilerden sonra dünya üzerinde en geniş nüfusa sahip ulus olarak antikçağda
yerini almış. Yine Heredot’a göre, “Bunlar [Traklar] birleşebilseydi, karşılarında kimse
duramayacaktı”. Trakların gerçekten de her zaman birleşme sorunları oldu; ama şu anda
düşünmek durumunda olduğumuz konu, Trak dili olarak bildiğimiz dilin gerçekten bütün
bölgelerde aynı tip lehçelerle mi konuşulduğu. Bu konuda muhtemelen bazı sorunlar var. Dile
ilişkin elimizde çok fazla veri olmamasına rağmen, bazı izlerden yola çıkarak bölgesel bazı
farklılıkların olduğunu ve bunların da Trak topluluklarını oluşturan grupların kültür kimliği ve
ulusal kimliğini tayin ettiğini söylemek mümkündür.
Genel niteliği itibariyle Trakların büyük kabilelerine baktığımız zaman çok sayıda kabile
ismine rastlıyoruz; fakat bu isimlerin tarihsel verilerde karşımıza çıkan bazı örneklerde
birbirleriyle örtüşmesi ve zaman içinde aynı topluluklara farklı isimlerle temas edilmesi de
mümkün görünmektedir.
“Trak” sözcüğü esasında Trakların komşusu olan Grek grupları tarafından kullanılıyordu.
Daha erken süreçlerde Perike sözcüğüyle karşılaşırken, sonraki süreçte ise karşımıza
Trakların yaşadığı yerleri betimleyen bir sözcük olarak “Trakis” çıkıyor. Bütün bu topluluklar
kendi kabile adlarını veya bağlı oldukları grupların adını kullanmaktaydı. Trak sözcüğü
tamamıyla komşuları tarafından bu kültür grubunu betimlemek için kullanılıyor. Bu sözcüğün
dışında kalan birkaç grup daha var. Bunlar tam olarak Trak sözcüğüyle tanımlanmasa da, dil
grupları veya diğer kültürel gruplaşmalar içinde tamamen Trak kapsamında kalıyor. Bunlar da
özellikle Tuna’nın kuzeyinde kalan Daclar, Getler, bugünkü Bulgaristan’ın kuzeybatısında
kalan Tripalii grupları için geçerliliğini sürdürüyor. Aradaki birkaç topluluktan biri de
Dardanlar. Dardanlar tam olarak bugünkü Bulgaristan’ın dışında, Makedonya ve Kosova
topraklarında kalan bir grup. Dardan kimliği biraz tartışmaya açık ve şu anda tamamıyla
politize olmuş tartışmalarla gölgelenmekte. Arnavutlar ve diğer gruplar tarafından İlir,
33
Bulgarlar ve Romenler tarafından ise Trak olarak tanımlanıyorlar. Bazı tarihçiler de her iki
grubun, yani İlir ve Trak gruplarının karışmasıyla şekillenmiş bir ulusal yapıdan söz ediyor.
Bunların her birinin zaman içinde belirli boyutlara ulaşan ve belirli alanlara hükmeden birer
yönetim biçimi mevcut; fakat aralarında özellikle birinin, Odrislerin ulaştığı sınırlara diğer
toplulukların hiçbir zaman ulaşamadığını görmekteyiz. Odrislerin köken alanlarına ilişkin
bazı tartışmalar söz konusu. Bulgar araştırmacılar genellikle bugünkü Bulgaristan sınırının
doğu kesiminde hâkim olduklarını söylemekteyse de, tarihsel kayıtlara baktığımız zaman
merkezlerinin ağırlıklı olarak Tunca Nehri ve civarı olduğu görülüyor. Doğu Trakya’da bizim
topraklarımızda kalan gruplar arasında hiç şüphesiz en büyüklerinden biri olan Tinler yaşıyor.
Tarihsel kayıtlarda Astai sözcüğünü görebilmekteysek de, Astai esasında Tinyalılarla, Tinlerle
bağlantılı bir üst grup olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar dışında da çok sayıda irili ufaklı
topluluk mevcut.
Bizim yapmış olduğumuz çalışmalar Trakların dini kimliği ve sunaklarıyla birlikte şekillendi;
oluşturduğumuz proje Kuzeybatı Anadolu ve Trakya’da kült alanlarına yönelikti. Proje
kapsamında baktığımız zaman geniş bir hat üzerinde Kuzeybatı Anadolu’da da şekillenen bir
grup görüyoruz; zaten tarihsel kayıtlarda da Kuzeybatı Anadolu’da Anadolu Trakya’sı ile
karşılaşıyoruz. Burada da çok uzun geçmişe dayalı bir Trak veya Balkan bağlantılı gruplar
dizgesi söz konusu. Bunlar arasında özellikle ilginç olan bir örnek, şu anda Karadeniz
Ereğlisi’nin arkasında kalan, Yassıkaya olarak bilinen yerleşme. Burası İstanbul
Üniversitesi’nden Prof. Dr. Turan Efe tarafından kazılmış ve önce bir yerleşme alanı, daha
sonra da bir kamp alanı olarak belirtilmişse de eldeki veriler itibariyle dikkat edildiği zaman
bu yerleşmenin de bir kült alanı olarak şekillenmiş olduğunu anlamak mümkün. Burada
karşımıza çıkan keramikler çok daha erken süreçler itibariyle başlayan bir Balkan uluslar
varlığını gösteren örnekler.
Şahsen de Sakarya ili ve çevresini içine alan eski adıyla Bithinya ve şu andaki Balıkesir ili
–eski adıyla Misya– bölgesinde yapmış olduğumuz çalışmalarda da belirli Balkan
bağlantılarını bulmuştuk. Buralarda Balkanlar’dakelere ve Tarakya’dakilere benzer çok sayıda
kaya sunağı vardı. Yüzey araştırmalarımda bu bölgenin daha erken süreçlerdeki bronz çağı
kültürlerinin arkasından gelen Balkan kökenli kültürleri ve tabii ki Traklar ile bağıntılı etnik
grupların izlerini bulmak mümkün oldu.
44
Daha sonraki süreçlerde Trakya’da başlamış olduğumuz çalışmalarda da çok sayıda kaya
sunağı ortaya çıktı. Harita üzerinde de Bulgaristan’daki kaya sunaklarının dağılımıyla
Anadolu’dakilerin arasında Doğu Trakya’nın nasıl bir kesişim noktası olduğunu
görebilmekteyiz. Özellikle Trakya’da yapmış olduğumuz çalışmalar itibariyle karşımıza
çıkanlar gerçekten bu bölgenin hem Anadolu hem de Balkanlar’ın iç kesimleri ile Avrupa
arasında nasıl bir kilit noktada olduğu ve bir köprü niteliği taşıdığını bize göstermişti.
Bu konuşmamda Trakların genel kültürel kimliğine değindikten sonra, ağırlıklı olarak
Trakya’nın en önemli kültür verileri olan kaya sunakları ve dolmenlerineden söz etmek
istiyorum; çünkü Trak uygarlığı genelde dinsel kimliği ağır basan ve muhafazakâr, yabancı
kültürel etkilere genelde kapalı bir uygarlıktı. Dinsel kimlikleri de bizim klasik dünyadan
tanıdığımız dinsel kimliklerden çok farklıydı. Kaya sunakları, dinsel kimliğin en güzel
göstergesi olarak Trak kültüründen günümüze kalan veriler.
Trak dini sisteminde klasik dünyadaki dini sistemde karşımıza çıkan bir şekillenmeyi
göremeyiz. Sadece ve sadece Trak dünyasından klasik ortamlara taşınmış olduğu aşikar olan
gizem kültleriyle benzer inanç biçimleri bu noktada önemli bir istisnadır. Trak dini tamamen
ezoterik ve ktonik yapısıyla farklı bir biçimde kendi var olduğu doğaya yayılmış bir tarzda
karşımıza çıkar. Kaya sunaklarıyla birlikte, dolmenler olarak bildiğimiz anıtlarda da bunu
görmekteyiz.
Bulgaristan’ın hemen hemen her bölgesinde, önemli Trak topluluklarının ana merkezi olan
kesimlerde bir kutsal alan ve bir Trak mabedi bulunuyor. Bu noktada şunu belirtmek
istiyorum: Grek kültüründe olduğu gibi bir Trak mabedi aramak bir Trakolog için mümkün
değil; çünkü Trakların dininde Greklerde veya (Etrüskler ve benzerleri hariç) klasik çağın
diğer klasik kabul ettiğimiz topluluklarında karşımıza çıkan türde bir ibadet alanı mevcut
değil. Trak dini alanları genelde doğanın içinde şekillenen bir bütünün ortasında kendini
gösterir. Bunların en güzel örneklerinden biri, Bulgaristan’daki Perperikon veya Perperek’te
karşımıza çıkıyor. Burası, uzun bir dönem kazılmadan kalmış bir bölgeydi.
Perperikon’de 1999 sonrasında başlayan kazılarda karşımıza çıkan, inanılmaz bir kutsal
mekânlar bütünü oldu. Haskova bölgesinin hemen gerisinde yer alan bu sunakta altarları ve
diğer kaya oyma birimlerini görebiliyoruz. Bu gerçekten güzel bir anıt ve Trakların güneş
kültü süreciyle başlayan ve daha sonraki süreçlerde yeni dini hareketlerle şekillenen kutsal
55
alan yapılanmasını gösteren güzel bir tapınak alanı. Burada bir sarayın varlığından da söz
ediliyor. Bu saray genelde rahip kral statüsü taşıyan Trak şefinin özel dini mekânı olarak
karşımıza çıkan bir örnek.
Bulgaristan’dan bir diğer örnek, Tatoul, özellikle Anadolu’da bizim Frigyalılarla bağlantılı
olarak tanıdığımız kaya sunaklarıyla yakın özellikler gösteren, çokyönlü, muhtemelen
reenkarnasyon törenlerinin yapıldığı ve erginleşme süreçleriyle şekillen bir dinin var olduğu,
tamamen kendi doğal çevresi içinde gerçek kimliğini bulan bir anıt.
Belintaş, Bulgaristan’daki en geniş alana yayılan kaya anıtlarından biri ve bütün bu arazi
üzerinde yılın çok değişik süreçlerine açılan, geniş boyutlu, astrolojik ve astronomik olarak
değerlendirilebilecek törenlerin yapıldığı, yıldız geçişleri ve belirli periyotların çok iyi tahlil
edilebildiği bir alan olarak karşımıza çıkmakta. Belintaş’ın üzerinde çok değişik ibadet mekân
grupları ve çok değişik bölümler bulunuyor.
Demir Baba Tekke, çok enteresan bir biçimde Balkanlar’da binlerce yılın gerisinde kültistik
varlığın nasıl korunduğunu gösteriyor. Burada bir Bektaşi dervişinin kendi türbesi ve tekkesi
bulunuyor. Hemen arkasındaki kayalıklarda ise güneşe adanmış bir Trak sunağını ve belirli
periyotlarda ekinoks süreçleriyle odaklanmış bir tapınağın izlerini görebilmekteyiz.
Yanbol’un hemen arkasında bulunan Kabyle, esasında Trak Krallığı’nın Roma döneminde
yaşadığı otonom krallıklar sürecinde şekillenen, daha sonra Roma yönetiminde kalan, daha
sonraki süreçlerde uzun bir ortaçağ yerleşim alanını kapsayan bir merkez. Kabilenin en ilginç
özelliği, hemen arkasında bulunan kayalık üzerinde özellikle en uzun günle bağlantılı olarak
şekillendirilmiş bir kaya oluşumu. Belirli bir güneş kültünün varlığı itibariyle burası erken
demir çağı sürecinden itibaren değer kazanmış bir kült alanı.
Kamaka olarak bilinen, genellikle doğal oluşumlarıyla dikkat çeken yer, dikkatli incelendiği
zaman üzerindeki güneş kurslarıyla tayin edilen bir kutsal alan. Yapılan çalışmalar
neticesinde, burasının özellikle periyodik olarak yıl boyu güneşin hareketlerinin ve belirli
süreçlerde gökteki konumunun incelenmesiyle şekillenmiş bir sunak olduğu anlaşıldı. Buranın
da erken demir çağı itibariyle önem kazanan bir alan olduğu bilinmekte.
66
Bulgaristan’da çok sayıda örnek bulunuyor. Sakar dağlarında yoğunlaşmakta olan kaya
üzerine oyulmuş diskler ve özellikle demir çağı süreciyle güç kazanan, Hellenistik dönem
öncesindeki Trakya’nın güneş kültü kimliğini gösteren bu örnekler genellikle güneydoğu
istikametine bakıyor. Bu tip anıtların Paleokastro’daki örneği özellikle dikkatimizi çeken bir
oluşum.
Bunlar dışında Trak kutsal alanları içinde kayaya oyma nişlere rastlıyoruz; bunların cenaze
törenleri sonrasında yakılan cesetlerin küllerinin konması amacıyla kullanıldığı kanısı yaygın
durumda.
Bulgar araştırmacılar kendi topraklarında çok sayıda güneş diski örneği ve tabii ki güneş
kültüyle bağıntlı alanlar bulmuştu. Bizim topraklarımızda benzeri bir örneğin varlığı
bilinmiyordu; fakat yapmış olduğumuz yüzey araştırmaları böyle bir örneğin bizim
bölgemizde de var olduğunu gösterdi. Bu örnek de esasında Sakar dağlarındaki gruptan çok
farklı bir yerde değil; Hamzabeyli köyünün hemen arkasında, Bulgar sınırıyla hemen hemen
yakın bir konumda. Fincankaya gözetleme kulesinin hemen altındaki Fincankaya anıtı
güneydoğu yönüne bakmakta. Güneydoğu yönü Trakya’da en kısa günde güneşin doğduğu
nokta ve Trak kültleri itibariyle, daha sonra göreceğimiz dolmenlerde odak noktası teşkil eden
güney, yani güneşin en kısa günde odaklandığı ufukla bir noktada izdüşümü gösteren bir yön.
Fincankaya kulesinin istikametinde aynı eksen üzerindeki ovada da Hamzabeyli dolmeninin
yer aldığını görmekteyiz. Bu da bize kaya anıtları arasındaki coğrafyanın nasıl kullanıldığını
gösteren güzel bir örnek.
Tabii bunun dışında da bizim topraklarımızda kaya anıtları açısından büyüklü küçüklü çok
değişik örnekler de bulunuyor. Bunlardan biri, genellikle gözden kaçan ve ilk defa şahsımız
tarafından tespit edilen bir örnek, Küçük Döllük köyünün hemen arkasında yer alan bir Trak
yerleşmesinin karşısındaki yamaçta bir kayaya oyma taht örneği. Bu küçük taht örneğinin
hemen altında da küçük bir kaya oyma alan mevcut.
Trakya’da yapmış olduğumuz yüzey araştırmalarında karşılaştığımız en ilginç anıtlardan biri,
Trak kültürünün en önemli yerleşim alanlarından İpsala’nın hemen güneyinde Koyuntepe
köyünün hemen arkasında Ortataş Tepe’de karşımıza çıkan bir kült anıtı. Bu tepe ilk bakışta
insan elinin değmediği bir kaya anıtı olarak karşımıza çıkmakla birlikte, dikkat edildiği zaman
77
yüzeyindeki çok sayıdaki keramik verisinin kalkolitik süreçten başlayarak Roma dönemine
kadar giden uzun bir dönemi gösteren örneklerle dolu.
Ortataş Tepe şu anda, hemen yanında bulunan DSİ’ye ait bir taşocağı tarafından kemiriliyor
ve son birkaç ay öncesinde büyük çabayla ikinci derece sit alanına sokulabilen bir kesimi
ancak güvence altına alınabildi; fakat bölgenin doğal yapısı itibariyle hâlâ taşocağının
faaliyetleri devam etmekte.
Aynı bölgede ilginç bir olay neticesinde 2000 yılında küçük bir bronz heykelcik bulundu ve
bu eser şu anda Edirne Müzesi’nde sergileniyor. Bu küçük bronz heykelcik bölgede bir güneş
kültü varlığını gösteriyor. Zaten araziye çıktığınız, arkeoastronomik prensiplerle arazinin
ölçümünü yaptığınız zaman çok ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Bölgedeki yükseltiler ve bu
yükseltiler arasındaki ufuk çizgileri genel niteliği itibariyle belirli yön çizelgeleri veriyor.
Hemen aşağıda bir tepe tam güneyi verirken tam doğuda ve tam batıda belirli yükseltilerin
olması, tepenin tamamiyle bir Haruspex geleneğine bağlı olduğunu gösteriyor. Genellikle bu
ekinoks dizgelerinin, en kısa ve en uzun gün dizgelerinin, gece ve gündüzün eşit olduğu
süreçlerin tamamıyla bu bölgede gözetlenebildiğini gösteren veriler de ortaya çıkıyor.
Arazinin durumu tepenin neden uzun bir süre kullanıldığını anlamayı sağlıyor.
Ortataş Tepe şu anda Trakya’daki en eski kaya anıtlarından biri olarak dikkati çekiyor.
İngiltere’deki Stonehenge neyse bizim için de Ortataş Tepe öyle bir anıt; ama bizim anıtımız
yok oluyor.
Bunun dışında Edirne’ye 15 dakika uzaklıktaki Sinanköy’de, bir ortaçağ yerleşmesiyle
bütünleşmiş ünlü bir ortaçağ kalesi arkasında ve çevresinde, daha önce irdelenmeyen kaya
anıtları bulunuyor. Kalenin incelenmesi esnasında erken süreçlere giden belirli kaya altarları
ve Trak dönemiyle bağlantılı verilere rastladık. Hemen arkadaki bölgede, bir küçük havuz
düzenlemesinin yanında altar düzenlemeleriyle şekillenmiş bir küçük erken kaya sunağının
varlığı tespit edildi. Burada yapılmış olan yön tayinleri ve arkeoastronomik çalışmalar
neticesinde bunların da genel niteliği itibariyle en kısa-en uzun gün dizgeleriyle birlikte
gündüz ve gecenin eşit olduğu zamanlara ayarlandığı ve bu dönemlerde yapılmış törenlerle
bağlantıları olduğu ortaya çıktı. Burada ortaçağ boyunca kullanılan bir manastır alanı üzerinde
bir ortaçağ kalesi varlığını korumuş durumda. Esasında burada, Hıristiyan kültürünün de eski
kültlerden beslenen bir niteliği olduğunu gösteren bazı veriler tespit edilebilmekte.
88
Yine Edirne’nin yakın çevresinde karşımıza çıkan ilginç bir başka kült alanı, Suakacağı
köyünün hemen arkasında, Bulgaristan’da da devamı olan geniş bir kompleksin bir parçası.
Köyün arkasında bir bölümü Tunca Nehri’nin batı tarafında, geniş bir bölümü de doğu
tarafında yer alıyor. Burada karşımıza çıkan ilk birim, Berberodası olarak bilinen bölüm.
Berberodası genel niteliği itibariyle kuzeybatı yönüne odaklı bir kaya oyma oda ve üzerinde
bazı altar kalıntıları bulunuyor. Onun az ilerisinde, köylüler tarafından “Sinekli Mağara”
olarak bilinen bir başka anıt yer almakta. Bu, ortaçağ yapısı bir kilise, fakat dikkatli bir
incelemeyle bir Bogomil ibadet yeri olduğunu anlatan özellikleri görülebiliyor.
Berberodasının yönü, kuzeybatı. Kuzeybatı, Trakya’da günün en uzun olduğu zaman güneşin
battığı noktayla bağlantılı olarak karşımıza çıkıyor.
Pınarhisar, kaya anıtları bakımından çok zengin bir bölge. Kırklareli’ne bağlı ilçenin sınırları
içerisinde çok değişik alanları görmek mümkün; bunlardan biri de “Deliktaş” olarak bilinen,
Hacıfakılı köyü merasında yer alan alandaki bir kült odası. Üzerinde bir kaya altarı ve hemen
yanı başında bir kaya mezarı bulunuyor.
Pınarhisar ilçesinin Kaynarca beldesinde ilginç bir yapı görülüyor ve genellikle kilise olarak
adlandırılmakla birlikte, dikkatle incelendiği takdirde esasında yapının, hemen yanı başında
bulunan bir kaynakla bağlantılı nitelikte erken bir kültistik Trak anıtı olduğu, zaman içinde
bir mezar anıtına dönüştürülüp şapel olarak kullanıldığı fark ediliyor.
Pınarhisar ilçesinin hemen kuzeyindeki tepenin arkasında karşımıza çıkan bir başka anıt,
Ambarkaya. Ambarkaya’nın başta ne amaçla kullanıldığını ve kimliğini tayin etmek hayli zor
oldu; fakat dikkatli incelemelerimiz sonucunda hemen aşağısında, biraz daha
güneydoğusunda kalan bir başka anıtın şahitliğinde kimliğini tespit edebildik.
Ambarkaya’nın cenaze törenleri esnasında cesetlerin yakıldığı bir alan olarak kullanıldığını
gösteren izler bulundu. Bunlar dışında Pınarhisar’ın hemen arkasında bulunan vadilerde,
İndere’de yer alan iki girişli bir mağara kompleksiyle karşı karşıyayız. Bazı araştırmacılar bir
Hıristiyan yapısı olduğunu söylemekteyse de, esas niteliği itibariyle bu mağaranın daha erken
süreçlere giden kutsal mağara tipleriyle bağlantılarını görüyoruz.
99
Pınarhisar bölgesinin hemen arkasında kalan Ambarkaya’nın doğusunda ise Pekmezdere
Mağarası olarak bilinen bir mağara bulunuyor. Mağaranın önündeki arazide yapılan yüzey
araştırmalarında erken bronz çağından başlayan malzemeler, içinde de kültistik kapların
verilerini gösteren bir dizi keramik kalıntısı bulundu. Trakya’daki Trakların kaya ve kutsal
mağara kültlerini gösteren bir örnek olarak karşımıza çıkan bu mağaranın ağzı tam olarak
doğu yönüne bakıyor.
Kaya anıtları ve Trakların kutsal kimliği açısından Vize de önemli bir yer. Vize’de, Soğucak
köyünün hemen arkasında Fatmakayalar mevkiinde karşımıza çıkan Gemikaya, Doğu Trakya
toprakları içinde kalan belki de en önemli kaya anıtı. Diğer örneklerde olduğu gibi hemen bir
nehir vadisinin içinde yer alan bu anıt su, ateş ve hava bağlantısını veren bir kutsal mekân
olarak karşımıza çıkıyor. Buraya Gemikaya adının verilmesinin nedeni, özellikle doğu
yönünden bakıldığında gerçekten bir gemiyi andırması. En ilginç özelliği ise erginleşme
ritüelleri bütünü içinde şekillenen bir dini sistemin bütün kademelerini içine alacak şekilde
kurgulanan bir yapıya sahip olması. Gemikaya’da yapmış olduğumuz çalışmalarda, kutsal
nehir vadisi ardından kademeleri küçük geçitlerle birbirine bağlanan değişik safhaları
gösteren bir platformlar dizgesi bulduk. Birinci merhalede bir tür güneş saatinin yer aldığı bir
düzenleme ve bu alanın hemen arkasında genellikle güneybatı yönüyle bağlantılı, kayaya
oyulmuş nişler bulunuyor. Burada taşa oyulmuş lahit düzenlemesine yön açılımları itibariye
baktığımız zaman bir tür erginleşme, ölüp dirilme töreninin yapıldığı bir kült alanı olduğunu
gösteren bir ezoterik yapılanmanın ve ezoterik törenin varlığını anlıyoruz. Bu anıtın zirve
kesimindeki düzenleme dikkat çekici. Yönler itibariyle baktığımız zaman bunun bir Hıristiyan
yapısı olduğu net olarak anlaşılıyor. Bu küçük Hıristiyan şapeli, Trakya’da Hıristiyanlığın
yayılma süreci itibariyle eski Trak anıtlarının desakralize edilmesi olgusunun güzel bir örneği.
Hemen yanı başındaki bölümde, en yüksek kesimde altar kalıntıları hâlâ varlığını korumakta.
Gemikaya’nın çevresinde yer alan vadinin batı tarafındaki yamaçlar üzerinde ise iskân
birimlerine ayrılmış düzenlemeleri buluyor, yani bu çevrede bir yerleşimin varlığı söz konusu.
Trak tapınakları dizgesi içerisinde önemli bir anıt vardır. Bu, Trakların özellikle ikinci süreç
otonom krallık olarak bildiğimiz Sapeian krallarının hâkimiyet sürecinde önemli bir yerleşim
merkezi ve önemli bir kült alanı olarak karşımıza çıkan alan, Karakoçak Tepe’dir. Burası
uzaktan bakış itibariyle bir ölçüde Belintaş’daki düzenlemeyi hatırlatıyor. Alan, esas niteliği
itibariyle Sapeian krallarından IV. Kotys’in muhtemel başkenti olarak bildiğimiz bölge.
Üzerinde birçok iskân izi mevcut; fakat özellikle güneydoğu kesiminde bir dizi kültistik
10
düzenleme söz konusu ve hepsi enteresan bir biçimde güneydoğu yönüne odaklanacak
biçimde kurgulanmış. Buradaki alanın yönü güneydoğu, yani Trakya’da en kısa günde
güneşin doğduğu yer.
Vize’nin arka tarafında genellikle Bizans süreciyle özleştirilen ve çok sayıda Bizans dönemi
kaya oyma yapısının bulunduğu Asmakayalar mevkiinde de çok sayıda örnek bulunuyor;
fakat dikkatle bakıldığı zaman Asmakayalar’da Bizans sürecinde kullanılan yapıların
öncesinde de bir dizi Trak kutsal mağarasının bulunduğunu gösteren emareler fark ediliyor.
Küçük bir yerleşme olmasına rağmen ilginç verilerle karşımıza çıkan Kıyıköy genellikle
ortaçağa ait kaya oyma manastırıyla, yani Aya Nikola Kilisesi ile tanınan bir yerdir.
Kıyıköy’de bu manastır dışında bütün kayıtlarda adına rastladığımız, genellikle Ares kültüyle
özleştirilen bir kaya sunağı bulunduğuda bir gerçektir; fakat bu sunak genellikle bilinmez.
Halbuki o kadar bildik bir yerdedir. Denizin hemen yanı başındaki kayalık üstündedir.
Kıyıköy’de bulunan Aya Nikola denizcileri koruduğuna inanılan bir azize adanmıştır. Bu anıt
ve Kıyı sunağı dışında yeni bir örnek de Kıyıköy’ün hemen gerisinde, Vezirtepe mevkiinde
karşımıza çıktı. Harita üzerinde baktığımız zaman genellikle bu anıtların genel dağılım çizgisi
ilginç bir biçimde arkeoastronomik prensiplerle ilginç yansımalar vermekte ve eski kült
geleneğinin zaman içerisinde biçim değiştirerek varlığını koruduğunu ispatlayan bir kanıt
olarak durmaktadır. Tabii ki Aya Nikola’nın denizcileri koruyan kimliği ve kaya sunağının da
denizle bağıntısı bu bölgede eski kültlerin varlığını nasıl koruduğunu bize göstermesi
bakımından çok önemli. Son zamanlarda gerçekleştirdiğimiz çalışmalar Lalapaşa sınırları
dahilinde bir başka kaya anıtını da ortaya koydu; fakat bu anıtın çalışmaları daha ilk
aşamalarda.
Trakya’da günümüze intikal eden bir başka anıt grubu dolmenler. Bulgaristan’da Rodop
Dağları ve Sakar Dağları’nda yoğunluk kazanan örnekler genel yapı özellikleri itibariyle
Doğu Trakya’da bizim topraklarımızda kalan dolmenlerle aynı özellikleri sergiliyor.
Trakya’da tek tük örnekle temsil edilse de bugünkü Batı Trakya’da Yunanistan sınırları
içerisinde kalan birkaç örnekten biri, Rosou/Ruşen köyünün hemen yanındaki bir dolmen
örneği. Ruşen’de ayakta duran bu örnek ile hemen yanında tahrip edilmiş bir diğer örnek,
Rodop grubunun bazı niteliklerini taşımakta. Ruşen’deki örnek enteresan bir biçimde
11
Güneybatı Anadolu’da Muğla çevresinde bulunmuş olan tek bir dolmen örneğini anımsatan
niteliklere sahip.
Edirne’de dolmenler sadece Lalapaşa ve Süloğlu ilçeleri dahilinde yer alıyor, ama yoğunluk
Lalapaşa ilçesi dahilinde. Süloğlu dahilinde çok az örnek var. Tüm Trakya üzerinde
dolmenler çok sınırlı bir sahada mevcut bulunuyor. Edirne dışında Kırklareli’nde de yer
alıyorlar. Burada yoğunluk Kofçaz ilçesinde. Bunun dışında Kırklareli Merkez ilçenin kuzeyi
ve Demirköy ilçesi dahilinde de dolmenler var.
Edirne’nin kuzeyinde, yani Lalapaşa’da çok sayıda örnekle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri,
Büyünlü veya Büyüöğünlü’de bulunan örnek, iki odalı tek dromoslu oluşu itibariyle farklı bir
nitelik taşımakta. Büyünlü merasında bunun dışında başka göz alıcı dolmenler de mevcut.
Doğanköy’de rastladığımız örnek de tek odalı, tek dromoslu dediğimiz tipin bir örneği; fakat
gerçekten dolmenlerin göz alıcı tiplerinden biri.
Hacılar köyü çok sayıda dolmenin görüldüğü bir bölge. Burada mevcut bulunan bir dolmen
sökülüp Edirne Müzesi bahçesine taşınarak sergilemeye alınmış durumda. Hacılar dolmenleri,
Kalkansöğüt ve Çalıdere dolmenleri ile Vaysal ve Ömeroba dolmenleri arasında yer alıyor ve
diğer sınırboyu köyleri gibi tamamen sınırın ötesinde, Bulgaristan’da bulunan benzeri
dolmenlerle ilişkili. Bunlar tipolojik olduğu kadar jeomantik olarak da çok yakın özellikler
gösteriyor.
Yapmış olduğumuz çalışmalara göre, bu dolmenlerin büyük bir çoğunluğunun ana istikameti
güney ufku; bu yön Trakya’da en kısa günle ilişkili. Bizim topraklarımızda sadece iki örnek
ve Bulgaristan’da kalan bir iki örnek ana yön itibariyle güneydoğu yönüne bakıyor. Bunlar
dışında Kırklareli’nde güneybatı yönüne bakan örnekler var. Bunlarda da esasında fark eden
fazla bir şey yok; hep aynı jeomantik prensipler hâkim. Sadece konumlar ve ayin takvimine
ve yapılmış olan törenlere yönelik jeomantik dizgeleri farklılaşmakta.
Bunların dışında yanlış bir tespitle dolmen olarak adlandırılan bir grup, Uzunbayır köyü ve
çevresine dağılmış durumda duruyor; ancak dikatli bir inceleme yapıldığı takdirde bunların
dolmen olmadığını görmek mümkün. Bir zamanlar çok sayıda dolmenin bulunduğu Lalapaşa
12
ilçesinin Hanlıyenice köyünde şimdilerde sadece bir örnek kalmış durumda. Ne yazık ki
dolmenler hızla yok oluyor.
Buna rağmen, Edirne’nin Lalapaşa ilçesine bağlı Ömeroba ve Vaysal köyleri görkemli
dolmen örnekleri açısından büyük önemi haiz. Bu dağ köyleri orman dokusu içinde
bozulmamış bir doğaya da sahip. Bu köylerde bulunan dolmenlerin sayısı kadar özellikleri de
dikkat çekici. Bölge tamamen Kırklareli bölgesindeki örnekler ve Bulgaristan örnekleriyle
ilişkili olarak karşımızda durmakta. Aralarında çok değişik tipte örnekler var. Tahribata
rağmen hâlâ iyi durumda olan dolmenler de mevcut. Söz konusu bölge peyzaj çalışmaları
açısından da büyük önem taşıyor. Tabii ki burada da dolmenler dışında diğer verilere de
rastlamak mümkün.
Bu bölge dışında Hacıdanişment, Süleymandanişment ve Sarıdanişment köyleri çevresi
dolmenleri dikkat çekici örnekler; fakat bu kesimde ne yazık ki bozulma ve tahribat çok fazla,
hatta yeni yok edilmiş dolmenlerin izlerine rastlamak mümkün.
Lalapaşa ilçesinin dolmenleri açısından dikat çeken bir kesimi de Lalapaşa merkezi. Merkez
kesimin merasında ve çevresinde de çok sayıda göz alıcı örnek bulmak mümkün, hatta bunlar
arasında, büyük bölümü toprak altında duran örnekler de var. İçlerinden birinde halk inanışı
güçlü bir biçimde eskiden izler taşıyarak anıtın kutsiyetini vurgulamaya devam ediyor.
Hamzabeyli’deki dolmen tüm yok etme çabalarına rağmen ayakta durmak için direniyor.
Arazi çalışmalarımızın gösterdiği gibi, bu köyün, yakın çevresinde yer alan Fincankaya ile
çok yakın bir ilişkiye sahip olduğu aşikâr.
Edirne dahilinde dolmenler Lalapaşa haricinde, Süloğlu ilçesi dahilinde de karşımıza çıkıyor.
Bu ilçede yaptığımız çalışmalar Demirciali veya Domurcalı dışında önemli bir dolmen varlığı
ortaya koymadı. Domurcalı’nın şu anda ağır tahribatlı ve yan yana duran iki dolmeni mevcut;
fakat bu köyün çevresinde bugün mevcut olmayan başka dolmenlerin varlığı da bilinen bir
gerçek.
Dolmenler esasında ana tanrıça kültüyle şekillenen ve atalara tapma kültürüyle özdeşen bir
anıt tipi olarak karşımıza çıkıyor. Kırklareli Demirköy’de, ilçe merkezinin hemen yanı
başındaki Tahirağa mevkiinde yer alan dolmen, ilginç bir biçimde doğal kayalar üzerine yeni
13
ilaveler yapılarak oluşturulmuş bir örnek. Bölgede yapmış olduğumuz gözlemler ve tespit
çalışmaları buradaki doğal taşların esas niteliği itibariyle belirli yönlere göre odaklandığını
gösterdi; yani belirli bir jeomantik prensibe göre ele alınmışlardı. Bu alanda astronomik
prensiplerin özellikle göz önünde bulundurulduğu anlaşıldı.
Trakya’da Edirne’nin Lalapaşa ilçesiyle birlikte, Kırklareli ili Kofçaz ilçesi dolmenler
bakımından gerçekten çok güzel örneklere sahip, çok önemli bir yöre; fakat burada tahribat da
çok yoğun. Özellikle bu tahribatların devlet kurumları veya onlar tarafından iş verilmiş
taşaron şirketlerce yapılmış olması çok daha vahim ve üzücü.
Kofçaz’da da aynen Lalapaşa gibi hemen her köyde önemli bir dolmen örneği var ve
gerçekten çok güzeller. Tamamen sınırın Bulgaristan tarafındaki örneklerle ilişkili olarak
karşımıza çıkıyorlar. Ahlatlı’dan Malkoçlar’a kadar bütün sınır boyunca olduğu gibi, ilçenin
merkezi ve çevresinde de, yani güneyinde de çok güzel örnekler bulunuyor. Tabii ki bunların
yanında başka önemli kültür varlıkları da mevcut. Özellikle Terzidere ve Ahmatlar gibi köyler
çevresinde muhteşem örnekler var. Kofçaz’da bir de bozulmamış ve hatta o bölge insanları
tarafından özenle korunmuş olma olgusu var. Bunun en güzel örneği Mercan Baba dolmeni.
Ahmatlar’dakiler de oldukça iyi durumda; ama Terzidere için bunu söylemek çok zor, çünkü
orada ağır bir tahribat var .
Ahlatlı köyü ve çevresi de iyi korunmuş dolmenlerle dikkat çekiyor. Köyün hemen arkasında,
Bulgar sınırının hemen yanında çok güzel bir dolmen var. Belki de bu dolmeni ilk ziyaret
eden akademisyen olduğumu söyleyebilirim; çünkü yakın tarihlere kadar bu bölgeye girmek
yasaktı. Son sınır anlaşmalarıyla birlikte, her zaman desteklerinden ve yardımlarından dolayı
büyük bir şükran borçlu olduğumuz Sınır Taburu Komutanlığı buralardaki denetimi hafifletti.
Bu dolmenin iyi durumda korunarak kalmasının nedeni de esasında hudut taburunun denetim
bölgesi içinde kalması.
Şu anda Trakya’da tespit edilebilen en iyi durumdaki dolmenlerden biri bu; tek odalı tek
dromoslu tipte bir örnek. İlginç bir özelliği, ön tarafındaki taş dizilerinin hâlâ yerinde duruyor
olması. Artık bunu pek çok örnekte göremiyoruz. Burada kültsel alanla bağlantı gösteren tipik
olguları da görebilmekteyiz, çünkü dolmenin çevresindeki peyzaj oluşumu da hiç bozulmamış
durumda. Dolmen dolgularını ve dolmenlerin ana yöndeki yapılaşmasını gösteren güzel bir
örnek ve tabii bu dolmen de güney ufkuna odaklı.
14
Ahlatlı çevresinde çok sayıda dolmen var. Bunlar da hudut taburunun korumasına da bağlı
olarak iyi durumda ayakta kalabilmiş örnekler. Ahlatlı’nın çevresinde çiftli tipte bir dolmen
örneğini de görmekteyiz. Bu da tek odalı, tek dromoslu tipte bir örnek ve hemen yanında bir
akarsu mevcut. Ahlatlı’da şu ana kadar tespit edebildiğimiz dolmenlerin sayısı hayli fazla.
Ahlatlı’nın hemen güneyinde yer alan Karaabalar köyü de yeni dolmenleri tespit edilen
köylerden biri. Köyde ve çevresinde çok sayıda dolmen var. Bunların bazıları iyi
durumdayken bazıları ne yazık ki tahrip edilmiş durumda. Ulaşım yollarına yakın örneklerin
artık mevcut olmadığını söyleyebiliriz. Paramparça edilmişler. Bunu yapanlar yine belli.
Çok enteresan bir özellik olarak Karaabalar’ın dolmenleri çokgruplu dolmenler arasında yer
almakta. Bunlar arasında üçlü dolmen grupları var. Bu durum hemen komşu köy olan
Ahmatlar’da da karşımıza çıkıyor. Bölgede dikkat çekici bir özellik, ana kapakla taşıyıcı kaya
blokları arasına konmuş olan dolgu taşlarının görülmesi. Bu çok fazla görülen bir uygulama
olmadığından özellikle dikkatimizi çekti.
Ahmatlar köyü ve çevresinde ilgi çekici özellikler gösteren o kadar çok dolmen ve dolmen
alanı var ki, burası belki de tüm Trakya’nın en yoğun dolmene sahip bölgesi. Hemen hemen
hepsi de gayet görkemli örnekler. Hem peysaj hem de tip olarak göz dolduracak nitelikteler.
Burada ikili ve hatta daha fazla sayıda dolmen ihtiva eden ve aynı alanı paylaşan dolmenler
mevcut; hatta hemen hiç bozulmamış bir çevre içinde dolmenlerin gerçek peyzaj ve jeomantik
işlevlerini orjinal nitelikleriyle teşhis etmek de mümkün görünüyor. Ne yazık ki burada da
tahribat bölge insanının tüm özenine rağmen başlamış. Tahribatı yapan kuruluşlar burada da
belli ve hiç yabancımız olmayan kurumlar tabii ki.
Kofçaz merkezde de çok sayıda örnek var. Bunların en tanınmış örneği tek odalı, tek
dromoslu tipte; fakat dromos parçaları bugün mevcut değil. Yan kapak taşlarından biri mevcut
olmasa da ana odası ayakta.
Kofçaz ilçesi dahilinde Kula köyü ve çevresinde de çok ilgi çekici örnekler var. Bu bölge
Ahmatlar, Ahlatlı ve Karaabalar ile birlikte Kırklareli merkez ilçenin kuzeydoğu kesimindeki
Kapaklı, Geçitağzı, Çağlayık, ve Dereköy dolmenleriyle olduğu kadar Kuzulu’daki örnekle de
bir bütünlük gösteriyor. Burada farklılıklar gösteren bazı örneklere de rastlanıyor. Kofçaz’da
15
yer alan dolmenleri Bulgaristan’daki benzerleriyle irtibatlı kılan Tatlıpınar ve Malkoçlar
dolmenleri de ilginç örnekler.
Kırklareli merkez kapsamında kalan dolmenler merkez ilçenin kuzey kesiminde yer alıyor.
İçlerinde çok ilginç ve güzel örnekler mevcut. Kofçaz ilçesinin yayılım sınırlarının ikiye
böldüğü iki alan bulmak mümkün. Biri kuzeydoğu kesimi, diğeri de kuzeybatı kesimi. Ortada
Kofçaz yer alıyor. Bunlar da esasında Edirne’deki Lalapaşa-Süloğlu üzerinden gelen hattın
içinde kalan ve daha güneye sarkmayan örnekler. Esasında bu hat gayet belirgin bir biçimde
şekillenmiş durumda gözlenebiliyor. Tabii ki Bulgaristan’daki benzerleriyle de yakın
irtibatları açıkça belirlenebiliyor. Kırklareli merkez ilçenin kuzeydoğu kesimindeki en
güneyde kalan örnek, Kuzulu çevresinde bulunan dolmen. Bu kesimdeki diğer dolmenler daha
kuzeyde yer alıyor.
Kırklareli ili merkez ilçe içinde kalan Kuzulu (Koyva) köyünün arkasında, tam Kofçaz
sınırında yer alan bir örnek var. Oldukça iyi durumda gibi görünmekle birlikte tahribat orada
da karşımıza çıktı. Bu dolmene ulaştığımız zaman, dolgusunun yeni kazınmış olduğunu
gördük. Çok sayıda keramik örneği vardı ve çok geniş bir tarih sürecini kapsayan örneklerle
temsil edilmekteydi. Her zaman olduğu gibi, definecilerin bizlerden çok daha önce gittiği bir
örnekti. Ulaşımı çok zor bir dolmen olmasına rağmen defineci faaliyeti kendini gösteriyordu.
Kapaklı köyünde çok sayıda dolmen var. Bunların ilginç örneklerinden biri, şu anda dahi
köylüler tarafından kutsal kabul edilen Kapaklı Baba dolmeni. Köyün merasında yer alan
değişik dolmen örnekleri de esasında çok dikkat çekici. Çağlayık, Geçitağzı ve Dereköy’deki
dolmenler ilginç örnekler. Dereköy yakınlarında iki tane göz alıcı örnek var. Bunlardan biri,
ikili tipte.
Bazı kişiler tarafından Trakya dolmenlerinin doğuya doğru yayılımı için Armağan köyü ve
çevresi son nokta olarak belirtilmekte ve dolmenlerin Armağan’ın doğusuna geçmediği
söylenmekteydi; fakat bizim yapmış olduğumuz yüzey araştırmaları bunun böyle olmadığını,
daha önce bu bölgede benzeri veriler üzerinde çalıştığını iddia eden kişinin bu konulara çok
da dikkatle yaklaşmadığını, yeterli bir araştırma da yapmamış olduğunu ve hatta konuya vâkıf
olamadığını da ortaya koydu. Çalışmalarımız bize bu hattın biraz daha yukarıya doğru
gittiğini ve aynı zamanda biraz daha doğuda da örneklerin bulunduğunu gösterdi.
Demirköy’de Tahirağa mevkiindeki dolmen mevcut örneklerden biri. Tabii ki Bulgaristan’da
16
da bu hattın doğusunda kalan örnekler var; hatta bizim topraklarımız içinde de bu hattın çok
doğusunda kalan dolmenlerle bağıntılı örnekler bulunuyor.
Bu noktada, bilimsel danışmanlığımızda, Kırklareli Müzesi ile Trakya Üniversitesi’nin
birlikte yapmış olduğu bir kurtarma kazısı –Vize ilçesi Çakıllı beldesi yakınlarında bir
tümülüs kazısı– esnasında karşımıza çıkan mezar odası da bir dolmen örneğiydi ve dolmen
geleneğinin Trakya’da ne kadar geç süreçlere kadar kullanıldığını gösteriyordu. Mezar odası
defineciler tarafından soyulmuş, içeride hiçbir şey bırakılmamıştı. Buna rağmen, dolguda
karşımıza çıkan malzeme geç bronz çağı ve erken demir çağı buluntularıyla temsil
edilmekteydi.
Kırklareli merkez ilçenin kuzeybatı kesiminde de çok ilginç dolmen örneklerine rastlanıyor.
Çayırlı ve Erikleler köylerinde ilginç örnekler mevcut. Bu dolmenler, özellikle de Çayırlı’daki
dolmen, daha çok Edirne sınırları içinde sık rastlanan örneklerle benzerlikler gösteriyor. İki
odalı, tek dromoslu tipte örnekler bunlar. Bölgede yer alan diğer köylerde de, Lalapaşa’da ve
Kofçaz’da da birçok yerde karşılaştığımız bir durum olarak, tümülüs dolguları altında
dolmenler olduğunu gösteren örnekler mevcut. Ayrıca bu bölgede büyük kaya blokları
kullanılarak yapılmış çist tipi gömü örnekleri de çok fazla. Bunlar daha çok ortaçağ süreciyle
ilişkilendirilebilecek gömüler.
Genel olarak dolmenlerin dağılımına Bulgaristan’daki örnekler ve Doğu Trakya itibariyle
baktığımız zaman genel bir hattı görmek mümkün, bu hat bizim topraklarımızda Istrancalar’ın
yayılım hattıyla şekilleniyor. Bu hattın güneyinde dolmen örneğine rastlayamıyoruz.
En doğudaki uç nokta İğneada çevresi ve Demirköy. Bu da son derece doğal, çünkü
Demirköy bilindiği gibi bu yayılım için doğal bir sınır oluşturan Karadeniz’e açılıyor. Hattın
yayılım sahası içindeki en güneydeki örnekler ise –şu an itibariyle– Edirne ili Süloğlu ilçesi
Domurcalı köyündeki dolmenler. Kullanılan malzeme de tamamen yerli malzeme.
Bu dolmen yayılım hattının altındaki hatta ise kaya sunaklarının yer aldığını görebilmekteyiz.
Sunakların uzantıları Bulgaristan’da da aynen devam ediyor; yoğunlaşma itibariyle de
Rodoplar, Sakar Dağları ve Istranca hattı üzerinde yer alıyorlar. Dolmenlerle birlikte bir
bütünlük arz eden sunakların varlığı da bu bölgenin kendi kültürel yapısıyla özellik kazanan
ve diğer bölgelerden farklılaşan bir durum olarak tayin ediliyor.
17
Dolmenlerin ilginç nitelikleri var. Bunlar esasında araziye çıkıp araziyi okuduğunuz zaman
anlaşılabilecek şeyler. İlk görebildiğimiz, dolmenlerin genellikle güney ufkuna odaklı oluşu.
Bu bizim topraklarımız için kesin bir durum; fakat Bulgaristan tarafında farklılaşmalardan da
söz ediliyor, çünkü orada dağların ve arazi koşullarının durumuna göre ufuk çizgisi ve tabii ki
görüş ufkunda farklışamalar söz konusu.
Lalapaşa’daki Tahirağa çalılığında çok iyi korunmuş bir peysajla temsil edilen ve özellikleri
bakımından da çok görkemli olan bir dolmen bulunuyor. Bu dolmen bize genelde bu anıtların
aralık süreciyle odaklaştığını, en kısa günde güneşin ufuktaki hareketleriyle ilişkili olduklarını
ve aynı zamanda gece olduktan sonra da belirli takım yıldızlarla özdeşlik kurduğunu
gösteriyor. Bunlardan biri Orion, diğeri de Trakların kutsal takım yıldızı olduğunu bildiğimiz
Lir takım yıldızı. İkisi de aralık ve ocak ayları itibariyle güney ufkunun en parlak takım
yıldızları. İlginç mitolojik ve ezoterik açılımları da mevcut. Bu dolmenin peysaj oluşumu da
ilginç olup, rastlantısal bir konuma sahip olmadığını ve tamamen jeomantik prensiplere göre
yerinin tayin edilerek yapıldığını gösteriyor.
Özellikle Lalapaşa merkezin yanı başındaki dolmenin peysaj içindeki konumuna ve ilişkili
yönlerine baktığımız zaman çok ilginç bir oluşumla karşılaşmaktayız. Bu dolmenin tam
güneydoğusunda, Ortakçı köyü merasında yer alan, Dokuzhöyük olarak bilinen nekropol alanı
içinde çok sayıda tümülüs grubuna rastlanıyor.
Genel niteliği itibariyle dolmenler, bunları yapmış olan toplulukların inanç ve ayin sistemi
içinde belirli bir dönüşümün, belirli bir geçiş kültünün unsurları.
Büyünlü dolmenlerinde yapmış olduğumuz yüzey araştırmaları sırasında, içlerinden birinin
dromos kısmında bir dizi keramik buluntusu karşımıza çıktı. Bu keramik parçalarını
incelediğimiz zaman, erken demir çağı tören kaplarına ait olduklarını gördük. Çok enteresan
bir parçanın üzerinde yılan kabartmasının izleri seçiliyordu. Esasında belki de bu, yılan
kabartmalarının Doğu Trakya’da bulunan ilk örneklerinden biriydi.
Bunların Bulgaristan tarafında çok sayıda örneği var. İşlevsel açıdan bakıldığında, bu yılan
motifleri urnolarda kullanılan ve özellikle de cenaze törelerinin temel niteliği olan urno
tiplerinde karşımıza çıkan bir örnek olarak ele alınabiliyor.
18
Ahmatlar köyü çevresinde bulunan ve tahrip edilmiş bir başka dolmenin dromos dolgusunda
da, Kuzulu köyü çevresindeki dolmende de benzeri tören kaplarının parçalarını bulmak
mümkün oldu. Bunlar dışında hiç şüphesiz en ilginç dolmen oluşumlarından biri, Ahmatlar’a
yakın bir alanda bulunuyordu. Bu örnek başlı başına dolmen, tümülüs ve çist benzeri
oluşumlar ile peyzajı dolduran bir tören alanının bütünleşmesini açıkça gösteriyordu. Doğa
bozulmamıştı, peyzaj bozulmamıştı. Törensel nitelik tamamen ortadaydı; fakat dolmende de
diğer oluşumlarda da çok ağır bir tahribat vardı. Bu da başka benzeri örneklerle birlikte
dolmenlerin esasında tekil örnekler değil, geniş bir anıtlar bütününün ve özellikle
düzenlenmiş bir peysajın parçası olduğunu açıkça belgeliyordu. Trakya’da böyle alanların
sayısı hiç de az değil.
Esasında dolmenlerin genel niteliği itibariyle sadece bir mezar anıtı olmanın ötesinde bir tür
dönüşümün, bir reenkarnasyon sürecinin ve ana tanrıça kültüyle bütünleşen bir kutsal
oluşumun simgesi olduğunu anlayabiliyoruz. Antikçağ kültürlerinde en kısa gün ve aralık
süreci, ruhsal dönüşümlerin ve ezoterik bir bakış açısıyla ele aldığımız zaman da ruhların
sonsuzluk dizgesi içerisindeki farklılaşmalarının ve maddi dünyaya gidiş gelişlerinin
sağlandığı bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Lir ve Orion’un devreye girmesiyle
birlikte bu değişimlerin ne kadar önem taşıdığı bu anıtlar yardımıyla vurgulanmış oluyor.
Dolmenlerin direkt olarak ana tanrıça kültüyle ilişkisi var. Trakların dinsel kimliğinde ana
tanrıça çok önemli. Özellikle dolmen bu noktada çok önemli bir kültistik öğe olarak karşımıza
çıkıyor ve pek çok niteliği itibariyle bu kültistik özellikleri yansıtıyor. Bu noktada, “ruh
deliği” de yanlış tanımlamalardan biri. Bu oluşum işlevi itibariyle bir ruh deliği değil. Terim
de yakıştırma da yanlış.
Esasında dolmen ana niteliği itibariyle ana tanrıçanın rahmini temsil eden bir düzenleme.
Dolmenler geçişler itibariyle, dönüşümler dizgesi içinde, zamanın nasıl doğup bittiğini ifade
eden ve insan ruhunun da sürekli geçişleriyle ele alınması gerektiğini gösteren törensel bir
kozmik evren merkezi. Kendi coğrafyası içinde baktığımız zaman dolmenin kazandığı anlam
daha net bir şekilde ortaya çıkıyor, çünkü herhangi bir dolmen veya dolmen grubunun
arkasındaki veya özellikle de önündeki ufka hâkim tepelerin ve doğal oluşumların durumu,
sağdaki soldaki coğrafi oluşumların konumu gibi hususlar, bütün dolmenlerde belirli bir
kurgusal prensibin veya jeomantik öngörüşün söz konusu olduğunu ve hiç de rastlantısal
19
yapılmadıklarını netlikle gösteriyor. Bu noktada, Traklardan arda kalan önemli kültürel veriler
olarak dolmenlerle yakın ilişkisi görülen tümülüsler önem taşıyor.
Trakya’da çok sayıda tümülüs ve bu tümülüslerin de çok değişik tipleri var tabii ki.
Tümülüslere baktığımızda kolayca algılanabilen bir gerçek vardır. Bu da tümülüslerin kutsal
dağ ve bir evren sembolü olmaları durumu. Burada, Mısır pramitlerinde de karşımıza çıkan
Hieron Oros (kutsal dağ) kavramının aynı biçimde Trak mentalitesinde de yer aldığını
görüyoruz.
Tümülüs hayli erken süreçlerden başlayarak hayli geç aşamalara kadar devam etmiş bir kült
anıtı tipi ve dolayısıyla da içinde yer aldığı alanlar da kült komplekslerini ve kült alanlarını
oluşturuyor. Tümülüsler de diğer anıtlar gibi kült anıtları. Her ne kadar cenaze kültleriyle
bağıntılı olsalar da esasında Trakların kültistik göstergeleri ve doğal olarak da, Trak âleminde
kutsalın göstergeleri; yani bazı kişilerin iddia ettiği gibi biçimsel olarak ele alınıp
çalışılabilecek ve Trakoloji dışında değerlendirilecek oluşumlar hiç değiller. Tabii ki bir Trak
tümülüsü konunun yabancısı olan bir klasik arkeolog veya prehistoryacı tarafından da yanlış
değerlendirilecektir. Ne yazık ki bu böyle de olmuştur. Bu anıtları Trakoloji dışında kalan
alanlardan gelmelerine rağmen çalışmaya kalkışan kişiler ne yazıktır ki bunları tam anlamıyla
algılayamadıkları gibi, büyük yanılgıların da mimarı oldular. Bu tip kişiler şu anda da
yanılgılara ve hatalara sebep olmaya devam ediyor. Bu anıtları çalışmak bir epigrafın hiç
altından kalkacağı bir iş olmadığı gibi, klasik Yunan uygarlığını inceleyen tarihçilerin ve
arkeologların da üstesinden gelebileceği bir işi değil. Ortadaki yanılgılar bunun en güzel
ispatı. Öyle olmadığı halde “Trak kralına ait” diye lanse edilen cesetler ve birçok uydurma
terim ve yakıştırma ortada. Bunların kaçta kaçı gerçek? Hemen hemen hiçbiri!
Kutsal dağ kavramıyla bütünleşmiş anıt tipi olan tümülüs esasında Balkanlar’ın değişik
toplulukları tarafından olduğu gibi pek çok bölgede de kullanılmış bir kült objesi. Tipleri üst
yapıdaki benzerliklere rağmen alt veya iç teşkilatlar açısından farklılıkla gösteriyor. Bu da
etnik ve kutsal kimlikler kadar süreçlerle de irtibatlı bir durum; fakat ana oluşum itibariyle
Trak tümülüs ve tabii ki cenaze kült algılamasıyla bağıntılı olarak teşkilat düzeninde bir
süreklilik ve bütünlük arz ettiği fark ediliyor. İster dolmen isterse de kubbeli mezar odası,
ister ahşap oda isterse de taş örme olsun Trak cenaze anıtlarında aşağı yukarı birbirini
tamamlayan bir oluşum var; onlar Trak kutsal kimliğinin göstergeleri. Onlar Traklarda
“kutsal”ın göstergeleri, yabancı toplulukların değil! Farklı topluluklar tarafından yapılmış
20
tümülüsler için farklı yaklaşımlar olabilir mi? Tabii ki olabilir. O da o sahayla ilgilenen
kişilerin sorunu.
Tümülüs evrensel bir olgudur; fakat Trak tümülüsleri Traklar tarafından yapılmış, onların
kendi kutsalının göstergeleri. Bu sebeple de Makedonyalıların, İliryalıların, İskitlerin ve diğer
çağdaşlarının benzeri anıtlarından farklılar. Onlar “Trak kutsal âlemi”nin göstergeleri.
Bazı tümülüslerin içinde yer alan mezar odalarındaki freskler ve kabartmalar Trakların kutsal
dünyasını algılamamızda çok büyük önemi haizdir. Özellikle, Bulgaristan’da bulunan
örnekler bu noktada çok önemli. Ülkemiz topraklarında şu an itibariyle bu tip anıtların sayısı
hayli sınırlı. Bulgaristan’da hem teknik açıdan, hem estetik açıdan, hem de kutsal nitelikleri
açısından büyük öneme sahip örnekler mevcut.
Bazı tümülüsler altında bulunan mezar odalarında, Kızanlık mezarında olduğu gibi kubbe
üzerinde bir fresk yer alıyor. Kızanlık mezarının kubbesi üzerindeki freskte ilginç bir sahne
düzenlemesi var. Genellikle sahnede yer alan en önemli figürler kral ve kraliçe olarak
betimlenmekteyse de, esasında bu sahnedeki karakterler kral ve kraliçe değil. Gerçekte bu bir
“simpozium” sahnesi. Karşımızda bütün heybetiyle duran kadın ise, Bentis deyin ya da başka
bir adla adlandırın, ana tanrıça. Bu sahne bütünlüğü içinde ölümlünün yaşamsal dizgesinin
bitip yeni sürece geçmesini temsil eden ve hayatı kontrol eden ana tanrıça kavramı karşımıza
çıkıyor. Karşısında ise elindeki cenaze ayiniyle bağıntılı bütün sembolleri ve ölümsüzlük
suyuyla ölümsüzlüğe giden bir yöneticiyi görmekteyiz. Sahne düzenlemesi bize bunu
gösteiyor. Bunun bir cenaze sahnesi olduğu aşikâr. Buradaki at yarışları ve at yarışlarıyla
bağlantılı araba yarışı sahneleri de Trakların cenaze törenlerinde yaygın olarak yapıldığını
bildiğimiz bu etkinlikleri karşımıza çıkarıyor.
Bulgaristan’da yine bu tip ilginç düzenlemelerden birinin yer aldığı Svaştari mezarı da önemli
bir anıt. Svaştari’de odanın şekillenmesi ve içindeki düzenlemeler çok ilginç. Özellikle
tonozun altına gelen bölümdeki betimleme Trakların mezar sahnelerinde sıklıkla rastladığımız
bir cenaze sahnesi düzenlemesi. Bu da esasında pek çok yerde karşımıza çıkan ana tanrıça ve
atlı düzenlemesinin bir örneği.
Bazı yerlerde Trak atlısı denen bu atlı betimlemesi esasında Trakya dışında çok, pek çok
bölgede karşımıza çıkan bir görsel biçimlendirme. Doğu Avrupa’da veya Orta Asya’da,
21
kısacası tüm Avrasya boyunca steplerde de çok sayıda örneği olan bir sembol. Trak atlısı
olarak adlandırılması da esasında tam anlamıyla bir gerçeği yansıtmamakta. Bu “atlı”
betimlemesi özellikle bronz çağı ve erken demir çağı sürecinde yaygınlık kazanan bir güneş
kültünün ve dolayısıyla da bir ölüp doğma kültünün uzantısı olarak karşımıza çıkıyor.
Svaştari mezarı bu noktada, atlı betimlemesi için önemli bir çıkış noktasını temsil ediyor. Bu
mezarda görüldüğü gibi, atlının tüm sahnesel açılımı, ana tanrıça tarafından ölümsüzlük
tacının ölümlüye giydirilmesi; yani Kızanlık mezarının kubbesinde yer alan sahnenin bir
başka ifade biçimi. Bu konunun çok değişik açılımlarla karşımıza çıkan, fakat özde aynı ana
figürleri ve ana kavramların yansımalarını barındıran çok sayıda örneği mevcut. Bu temanın
Trak ikonografyasının belki de en belli başlı sahnelerinden biri olduğunu söylememiz de
mümkün.
Bu sahnenin çok değişik bir örneği de Kırklareli, Pınarhisar ilçesi, İslambeyli A tümülüsünde
bulunmuş olup şu anda bazı parçaları İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, bazı parçaları da
Kırklareli Müzesi’nin bahçesinde sergileniyor.
Trak atlısı olarak belirtilen kabartmalar çok geniş bir coğrafyada karşımıza çıkan ve özellikle
de bronz çağı sürecinde şekillenip zaman içinde değişimlere uğrayan bir güneş kültünün
parçaları. Trakya’da daha çok Trakların yaşam alanı dışında kalan bu bölgede enporiumlarda
ve kolonilerdeki halkın kutsamış olduğu bir kült objesi ve çok sayıda da örneği mevcut.
Bu tip ilginç buluntulardan biri de Alexandrova mezarının kubbesinde yer alıyor. Burada çok
ilgi çekici bir betimlemeler bütünü görülüyor. Bulgar araştırmacılar burada yer alan bir figürü
Tanrı Zalmoksis figürü olarak değerlendirmek istese de, esasında görülen sahne daha farklı
bir açılım getiriyor. Bu sahne klasik mitolojiden gelen bir temanın Trak tinsel ortamına
uyarlamasının bir yansıması. İkonografik çözümlemesi itibariyle baktığımız zaman, genel
niteliğiyle Argonotlar efsanesi içinde yer alan bir konunun uyarlaması. Trak yorumuyla
baktığımız zaman da gördüğümüz gibi, ölümsüzlüğe gidişle ilintili sembolik bir boğa avı
sahnesi olarak karşımıza çıkıyor. Trak inanışlarında boğa, ölüm ötesile ilintili bir sembol
olarak belirginleşiyor.
Trak tümülüs kazılarında bulunan örnekler çeşitlilik gösteriyor. Son zamanlarda Borova’da
ortaya çıkarılan bir tümülüste bir atlı araba bulundu. Bu çok yeni bir buluntu. Bu tip arabalara
22
benzer bazı örnekler Yunanistan’da da ortaya çıkmıştı. Son yapılan kazılarla bulunan verilere
göre, Trak arkeolojisinde bu arabaların sayısı artmakta.
Trakya üzerinde çok sayıda, altında değişik tiplerde gömü şekillerini gizleyen tümülüsler var.
Tümülüsler genelde benzer özellikler gösterse de, altlarındaki gömü tipleri çok farklı. Örneğin
Edirne ili, Lalapaşa ilçesi, Ömeroba köyü yakınlarındaki Aktaş tümülüsünün altında bir
dolmen bulunduğunu çıplak gözle bile tespit etmek mümkün. Üstteki toprak tabakaları aktığı
için toprak yığını altında kalan dolmenin izleri çok net olarak görülüyor. Ömeroba
bölgesindeki tümülüsler genel niteliği itibariyle erken dönemlere gidiyor. Bu köy ve
çevresindeki alanda çok sayıda tümülüs var. Yoğun tümülüslere rastlanan bir diğer bölge,
Süloğlu ilçesi sınırları içinde kalan Küküler Vadisi. Bu vadinin hemen doğusunda yer alan bir
grup tümülüs hayli görkemli bir görünümü haiz. Bir grup tümülüs de hemen vadinin batı
kesiminde bulunuyor. Küküler Vadisi enteresan bir coğrafi konuma sahip; muhtemelen iki
farklı Trak kabilesinin sınırında yer alıyordu.
Tümülüslerin sadece cenaze anıtları olmaktan öte siyasi bölünmelerde ve belirli alanların
tespitinde de bir tür sembol olduğunu gösteren örnekler var. Bunların en önemlilerinden biri,
hiç şüphesiz Küküler Vadisi. Bu durumuyla tümülüsler onları yapan aile, klan veya kabilenin
önemli kurucu ve atalarının kalıntılarıını içinde saklayan kutsal bir oluşum olarak karşımıza
çıkıyor. Bu şekliyle de orada yaşayan toplulukların ataları aracılığıyla bu topraklarda hak
iddia etmesini sağlayan bir kanıt olarak belirli alanlarda yer alıyorlar.
Tarkya’daki tümülüsler genelde tek örnekler olmaktan çok, belirli gruplar şeklinde. Bugün tek
örnek olarak gördüğümüz tümülüslerin de çevresinde veya içinde bulundukları coğrafyaya
uygun olarak bir bütünlük arz eden peysaj içinde mutlaka başka tümülüsler vardı. Bu
tümülüsler ya yok olmuş ya da fark edilemeyecek boyutlara gelmiş olabilir.
Son yıllarda, topraklarımızda yer alan tümülüsler hakkında bilgi verebilecek birçok tümülüs
kazısı yapıldı. Bunların önemli bir bölümü de kamuoyuna yansımadı. Bu noktada Tekirdağ’da
yapılan çalışmaları ve Edirne’de yapılan bir kazıyı belirtmek gerekir. Edirne’de yapılan
çalışma Lalapaşa ilçesi Çömlekakpınar köyünün kuzeyinde bulunan bir nekropol alanında yer
alan tümülüslerden birine yönelikti. Bu tümülüs, yakma geleneğine bağlı Traklara özgü bir
nitelikte karşımıza çıkarken, ele geçen malzeme Roma dönemine aitti. Bulunmuş olan mezar
23
muhtemelen Roma dönemi Trakya’sının yerli aristokrat ailelerinden biriyle ilişkili bir şahsa
aitti.
Tekirdağ, Trak kültürel kimliğini Trakya’nın kuzey kesimi kadar yansıtan bir bölge değil;
yabancı etkilere daha açık bir yer, hatta yabancı işgal ve iskân bölgesi olarak dikkat çekiyor.
Hatta mevcut tümülüsler çoğunlukla bu bölgede bulunan yabancı yöneticiler ve soylularla
irtibatlı olarak yapılmış mezar anıtları şeklinde karşımıza çıkıyor, çoğunlukla da Hellenistik
döneme ait örnekler olarak teşhis ediliyor. Bunlar için en güzel örnekler Naib ve Hareket
Tepe tümülüsleri. Bu tümülüsler genel özellikleri itibariyle Traklardan çok, bölgede
hâkimiyet kuma çabasına girişmiş başka kültürlerle irtibatlı olduklarını gösteren özellikler
sergiliyor. Tekirdağ ili sınırları dahilinde yapılan bazı tümülüs çalışmalarına sahne olan diğer
örnekler için de hemen hemen aynı durum söz konusu.
1930lu yıllarda özellikle Arif Müfit Mansel başkanlığında yapılan kazılarda da birçok tümülüs
araştırma konusu oldu. Bunların büyük bir kısmı, Roma vasalı olarak Doğu Trakya’da bir
müddet hâkim olan otonom Trak Krallığı ile irtibatlıydı; dolayısıyla bu tümülüslerde bulunan
eşyalar bu süreci yansıtıyordu. Tümülüslerin önemli bölümü de otonom krallığa baş kentlik
yapmış olan Vize çevresinde yer alıyordu.
Bu noktada, özellikle Hellenistik dönem öncesine giden ve Trak kimliği net olan bir tümülüs
kazısından bahsetmek gerekir. Ne yazık ki bu kazı hakkında fazla bir yayın yapılmadı. Kazı
ekibinde bulunanlar dışında, farklı kişilerce yayın yapabilmek için sahiplenilmeye çalışılması
da dikkat çekici. Bu kazı çalışması Trakya Üniversitesi ve Kırklareli Müzesi Müdürlüğü
tarafından ve şahsımın da bizzat bilimsel danışmanlardan biri olarak yer aldığı bir ekip
tarafından gerçekleştirildi. İlginçtir ki şu anda bu kazı hakkında yayın yapma gayretine girişen
kişiler bu ekibin içinde yer almadıkları gibi, kazı süresi boyunca da bölgede bulunmuyordu.
Bu kazı Kırklareli ili, merkez ilçeye bağlı Yundalan köyünün hemen gerisinde bulunan ve
birden çok tümülüsden oluşan bir nekropol alanınında yapıldı. Çalışmalar başladığında hayli
ağır bir hasara sahip olan tümülüs altında bulunan mezar mahalli bir Trak şefine aitti. Bu
mezarın bir kaya kitlesi içine oyulmuş olması özellikle cenaze kültleri ve kaya kültleri
arasındaki bağlantıyı göstermesi bakımından önem taşımaktaydı. Mezar odasını teşkil eden
alan içinde cesede rastlayamadık. Bu alanın bir ucunda kül kalıntıları ve taşlar üzerinde de
yakma izleri açıkça görülmekteydi. Mezarın sahibine ait olan ceset yakılmıştı. Yakma izleri
24
gösteren alanın hemen yanında, toplamda epey yekûn tutan mezar eşyaları yer almaktaydı.
Bunlar arasında keramik ve metal eşya önemli miktardaysa da, metal eşya bazı aksamlar
dışında tahrip olmuş durumdaydı. Ayrıca, mezar sahibinin savaşçı kimliğini belgeleyen ve
kösele üzerine demir aplik olarak tutturulmuş parçalarla takviye edilmiş gövdenin üst kısmına
göre şekillendirilmiş omuzlardan atkılı tipte bir zırh dikkat çekmekteydi. Bu zırh dışında
fırlatmaya uygun hafif mızraklar ve yakın dövüş için yapılmış ağır süvari kargıları mezarın
yan kısmında durmaktaydı.
Bunlar dışında mezarda muhtemelen Trakya’daki Grek kolonilerinden alınmış olan değişik
boyutlarda anforalar ve lüks keramik kaplar bulunmaktaydı. Bu kaplar içindeki kırmızı figürlü
bir krater özellikle göz dolduran bir örnek olarak dikkat çekmekteydi. Krater üzerinde yer
alan sahne de bir simpozium betimlemesi olup, bu keramik topluluğunun gerçek işleviyle
uyumlu bir görüntü sergilemekteydi.
Bu keramik kaplar dışındaki metal kaplardan birinin üzerinde –ağır tahribata rağmen– bir
Dionysos tasvirinin bulunduğu fark edilmekteydi. Metal kapların büyük bir kısmı bakır veya
bronz olmasına rağmen, gümüş kaplar da vardı. Şu anda Kırklareli Müzesi’nde sergilenmekte
olan malzemenin bir kısmı arasında yer alan üç gümüş tas özellikle dikkat çekici; çünkü Trak
geleneğinde bu tip gümüş veya altın kapların, özellikle belirli törenlerde kullanılan ve
yöneticilerin yönetim bölgeleri üzerindeki hâkimiyetlerini gösteren bir sembolik obje
olduğunu ve hiyerarşik derecelenmeleri temsil ettiğini bilmekteyiz. Bu üç gümüş kap da
mezarın ait olduğu savaşçının yönetici kimliğini ve ona bağlı üç yönetim bölgesi veya
yönetim öğesini gösteren bir hâkimiyet sembolüydü.
Bu mezar eşyasının yanında fakat ayrı bir mekân içinde bulunan at gömüsünün mevcudiyeti
Traklar için olağan olsa da, buradaki gömü biçimi, daha çok Karadeniz’in kuzeyindeki
steplerle bağlantı gösteren bir nitelikteydi. Burada bulunan amforalar da aynı duruma işaret
eder gibiydi.
Kazı esnasında bulunmasa da, çeşitli noktalardaki izlerden içinde küller ve mezar eşyası olan
ahşap bir mezar odasının kaya içine oyulmuş alan içine yapıldığını, bu odanın üstünün irili
ufaklı taşlarla doldurulduğunu ve üst kesime tümülüs ana gövdesinin yerleştirilmiş olduğunu
algılamak mümkündü. Zaman içinde ahşap bölümler çürüdüğü için üstteki taş dolgu direkt
olarak mezar odası içindeki eşyaların üstüne düşmüş ve bu eşyaların kırılmasına yol açmıştı.
25
Bu arada, tümülüs dolgu toprağı içinde belirli aralıklarla yapıldığı anlaşılan törenlerde yakılan
ocakların izleri teşhis edilebilmekteydi. Ayrıca dolgu toprağı içinde, mezar odasının az
yukarısında sivri ucu aşağıya gelecek şekilde duran bir ağır kargı ucu yer almaktaydı. Bu
kargı ucu cenaze töreni esnasında yapılan bir törensel eylemin uzantısı olarak dolguda yer
almakta ve benzerleri eylemlerin örneklerine rastlanan Avrasya stepleriyle bağıntılı olarak
önemli bir örnek teşkil etmekteydi.
Traklar tarafından yaygın olarak kullanılmasa da, Trak yöneticileri tarafından sikkeler
bastırılmıştı. Odris yöneticileri kadar, diğer bazı Trak dilli toplulukların yöneticileri de para
bastırmıştı. En erken Odris yöneticilerinden en geç Sapia yöneticilerine kadar tüm Trakya
üzerinde sikke buluntuları oldukça önemli bir yer tutuyor. Özellikle Makedonya yayılmasını
durdurduğu gibi Odris hâkimiyetini tekrar yaygınlaştıran III. Seuthes’in sikkeleri bu noktada
ilginç örnekler teşkil ediyor.
III. Seuthes, Odris Krallığı açısından önemli bir hükümdar. İskender’in Makedonya
hâkimiyeti sürecinde ve onun ölümünün akabinde Trakya’ya hâkim olan ve Odris gücünü
tekrar canlandıran bir yönetici. Özellikle de adını taşıyan Seuthepolis kentinin kurucusu
olarak çok ünlü.
Bu iskân birimine “Seuthoplis kenti” deniyor; fakat Seuthopolis esasında anladığımız biçimde
bir kent değil. Trakya’da benzeri örneklerde olduğu gibi burası da bir kutsal yerleşme ve
kutsiyeti öncelik taşıyan bir iskân merkezi, çünkü Seuthopolis’teki yerleşmeyi kuran Odris
yöneticisi III. Seuthes de diğer Odris yöneticileri gibi bir rahip kral. Bu nedenle kurduğu
yerleşme de kutsal bir idari merkez. Teşkilat özellikleri de diğer Trak iskân alanlarıyla örtüşen
özellikler sergiliyor.
Seuthepolis, halihazırda Bulgaristan’da Kazanlık yakınlarında bir baraj gölü altında
bulunuyor. Burada önemli boyutlarda kurtarma kazıları yapıldı. Bulgarlar büyük projelerle
alanın etrafını çevirerek tekrar suların altından kurtarma projeleri geliştiriyor.
Seuthopolis’in planına baktığımızda karşımıza çıkan, bir kutsal merkez. Seuthopolis’in içinde
halk yaşamıyordu. Merkezinde, Dyonisos’a adandığı söylenen –Dyonisos’tan ziyade
muhtemelen bir Zagreus kültü bağlantılı– bir altar olduğunu ve bunun dışında esas kutsal
26
merkezde de Kabiron kültlerine adanmış bir altarın bulunduğunu bilmekteyiz. Bunun
dışındaki diğer birimlerin hepsi idari mekânlar ve dini birimlerden oluşuyor ve günlük olarak
dinsel işlevlerin yerine getirildiği bir niteliği haiz kılınmış bulunuyor. Bunun dışındaki
yerleşim alanı da tamamen şehrin etrafındaki alana dağılmış durumda; yani kent dense de
esasında Seuthopolis bir kutsal merkez. Aynen Vize’nin ardında yükselen Karakucak Tepe’de
olduğu veya başka yerlerde de karşımıza çıktığı gibi.
Trakların yerleşme dinamiği dini sistem ve coğrafi yapının şekillenmesiyle yönlendirilen bir
olgu. Bir Trak şehri ya da Trak tapınağından bahsederken çok dikkatli olmamız gerekir. Son
dönemde, birileri ilk defa bir Trak tapınağını bulduğunu belirtti. Esasında kendilerinin
bulmuş olduğu yer bir Trak tapınağı değil, bölgesel idari görev üstlenmiş bir Trak şefinin
sembolik idari iskân merkezini destekleyen yaşam birimlerinden oluşan bir alandı.
Bu tip bir buluntu da esasında Trakya için ne ilk ne de son; çünkü Trakya’da bu tip iskân
alanları çok fazla. Yüzey araştırmaları çalışmalarında bunlar çok daha önceki tarihlerde de
bulundu. Kaldı ki bulunan yer de bir Trak Tapınağı değil. Gerçek Trak Tapınakları olan kaya
sunakları ve kaya altarları da esasında bundan önce bulundu.
Bu tip kutsal yönetimsel yerleşim alanlarından biri de Edirne’nin Lalapaşa ilçesi Dombay
köyünün hemen arkasında Dombay Kalesi olarak bilinen mahalde karşımıza çıkıyor. Üstteki
yapı bir ortaçağ kalesi; fakat içindeki define çukurlarına baktığımız zaman daha erken bir
dönemin varlıklarını gösteren izleri teşhis etmek mümkün. Burası bir Trak yöneticisinin
kutsal merkezi olarak karşımıza çıkan alan içinde bulunan merkezi bir yapı. Buna benzer bir
durum, Yağcılı’da da karşımıza çıkıyor.
Bu noktada Vize ilginç bir merkez. Önemli ölçüde Roma etkisiyle teşkilatlandırılmaya
çabalanmış olsa da Trak kimliğini koruyor. Vize’de son yıllarda yapılan kazılarda ilginç
buluntular çıkarıldı. Tiyatro olarak bilinen yapının kazısı esnasında çıkan bir büst bu noktada
çok ilginç bir durum sergiliyor. Büstün bulunduğu çukur, domuz pisliklerinin atıldığı bir yer
ve oraya atılmasının nedeni de net değil. İnsanın aklına bir soru geliyor: Vize’deki krallığın
son yıllarında bir isyan dalgası mı vardı, bu durum acaba o süreçle mi bağlantılı?
Vize’nin hemen yanında Çömlektepe olarak bilinen eski bir yerleşim alanı var. Çömlektepe
genel niteliği itibariyle çok yoğun keramik malzemesi veren bir alandır. Burada Roma süreci
27
ve otonom krallık sürecine ait bol miktarda malzeme bulmak mümkün. Muhtemelen bu alan
Kotis’in Roma’dan gönderilen elçi heyetini karşılamak için yaptırmış olduğu, Roma
tanrılarına adanmış tapınağın bulunduğu bölge. Yaklaşık on yıl kadar önce yüzeyde çok
büyük ve belli bir abidevi eserde kullanılmış olduğu intibaını veren iri blok taşlara
rastlanmaktaydı.
Şu anda Trakya’da çok uzun süredir tartışılan ve aynı zamanda da yanılgılara neden olan bir
başka konu daha var: Erken süreçte var olduğu iddia edilen ve “menhir” olarak adlandırılan,
iri ve kaba dikilitaşlar. Uzun bir süre boyunca Trakya’da büyük yanılgılara sebep teşkil eden
bir konu oldu bu. Taşların iddia edildiği gibi menhir olmadığı gayet açık bir biçimde ortada.
Bunlar ortaçağ süreci ve sonrasında Trakya’da bulunan köylerin mezarlıklarından kalanlar.
Bölgeyi iyi tanımayan ve doğal olarak da bilgi düzeyi yetersiz olan kişilerce uydurulmuş bir
safsata olarak ortalıkta dolaşan menhir tezi artık tamamen çökmüş bulunuyor.
Bu tez için en önemli çıkış kaynağı olarak gösterilen yer, Lalapaşa ilçesine bağlı
Çömlekakpınar köyünün güneydoğusunda bulunan ve Kırıkköy olarak bilinen mahal. Bu
mahalde büyük dikilitaşlar bulunuyor. Taşlar yaklaşık elli yıllı aşkın bir süreç boyunca
Kırıkköy menhirleri olarak anılageldi; fakat esasında Kırıkköy menhirleri savı hiçbir
gerçeklik taşımıyor. Kırıkköy, Trak süreciyle ilgili değil. Bunlar daha sonraki süreçte
Trakya’ya kurulmuş ve 20. yüzyıl başına kadar da aynı çevrede var olmuş bir köyün mezarlık
alanları. Son yıllarda bu alanda yapmış olduğumuz araştırmalardaki veriler bu alanın mezarlık
olma niteliğini teyit ederken, Kırkıköy’e köy kimliğini veren Osmanlı arşiv kayıtları da ortaya
çıktı. Hatta Bulgaristan’da son yıllar içinde benzeri alanlarda yapılan kazılar ve tarihleme
çalışmaları, gerçeği, yani bu alanların mezarlık olduğunu ve 500 veya 300 yıllık bir süreçte
kullanılmış olduklarını ortaya koydu. Gerçi işi bu kadar büyütmeye de gerek yoktu, çünkü
bölgede yaşayan eski köylerin halkı bu gerçeği açıkça ifade etmekteydi. Ne yazık ki onları
dikkate alan olmamıştı.
Kırıkköy de esasında 20. yüzyılın başına kadar ayakta kalan 22 haneli bir köy. Kırıkköy diye
tanıdığımız alan da bir menhir alanı değil, Kırık adını taşıyan köyün mezarlığı. Bu tür
dikilitaşların bulunduğu köy mezarlıkları hemen hemen tüm Trakya köyleri çevresinde çok
ama çok sayıda mevcut. Bu dikilitaş alanlarının konumları ve miktarları hakkında bilgi sahibi
iseniz, menhir tezinin ne kadar saçma olduğunu çok daha kolay anlarsınız. Bu tip mezarlık
alanlarının sayısı bu alanların kutsal alanlar olmadığını zaten net bir biçimde ifade ediyordu.
28
Burada yanılgıya neden olan şey, köylerin ortadan kalkması ve mezarlıkların ayakta kalması.
Esasında köy kalıntıları çok uzakta değil. Dikkatsiz çalışır ve araziyi de tanımazsanız,
yanılgıya uğramanız son derece doğal. Hele hele çalıştığınızı iddia ettiğiniz süreç dışında
bilginiz de yoksa iş iyice vehamet kazanır. Trakya’da da böyle oldu. Yanılgı kaçınılmazdı.
Trakya’da göçler ve değişken nüfus dinamiği yanılgıya neden oldu. Çok saydaki eski köyden
geriye bir şey kalmamıştı. Çevredeki köylerin önemli bir bölümüne de göç hareketleriyle
oldukça yakın tarihlerde yerleşilmşiti. Eski köylerin sahipleri ataları değildi. Eskiden çevrede
köyler olduğu dışında fazla bir bilgi de yoktu, fakat halk inanışları ve folklorik bellek birçok
şeyi yine de koruyordu. Köylerde yaşayanlar çok önemli bilgilere sahipti. Yalnız, köylü
köylüydü, akademisyen ise akademisyen. Akademisyen “her şeyi bilen”di. Köylüler her şeyi
söylüyordu. Ama dinleyen olmadı. Böylece bu saçma ve gerçek dışı görüş uzun bir süre
geçerliğini korumuş oldu, hatta menhir mezarlığı gibi saçma sapan ifadelere dönüşerek
yaşatılmaya çabalandı.
Trakya’da köylerin büyük bir kısmında nüfus hareketleri önemli değişikliklere neden
olmuştu, ama kültürel kimliğini hiç değişmeden koruyan köyler de vardı. Oralarda yaşayanlar
bölgeye ilk gelen atalarını da kabristanlarını da çok iyi hatırlıyor ve hatta artık mevcut
olmayan köyler hakkında da bilgi veriyordu. Ahmatlar köyü bunun en güzel örneklerinden
biri; Topçular da. Oralarda da dikili taşları olan mezarlıklar var, hem de Kırıkköy ile tıpa tıp
benzeşen mezarlıklar. Domurcalı’da da artık görünümü bozulmaya başlasa da muhteşem
dikili taşları olan bir mezarlık bulunuyor, Süleymandanişment’te de, Tatarlar’da da. Tüm
Trakya’da, topraklarımız dahilinde ve dışında da bu tip mezarlıklar var. Yaşlılar hep gerçeği
aktarmaya hazır; yeter ki siz gerçeğe, gerçek bilgiye ulaşmak isteyin. Muhteşem bir kültürel
belleğe sahip olan köy yaşlıları bize gerçeği her zaman aktarıyor. Onlar da her zaman bu
dikilitaşların mezarlık olduğunu anlatıyor, hatta mezarlarda defnedilmiş kişilerin yattığı yeri
bile söylüyorlar. Halkın belleği güçlüdür.
Esasında araştırmanızı ciddi bir biçimde ele almışsanız, basit bir pusulayla bile bu taşların
yönlerine bakarak hangi sürece ait olduğunu söyleyebilirsiniz, dini kimliğini tespit
edebilirsiniz; Müslüman mı Hıristiyan mı anlarsınız.
29
Şu anda Trakya’da karşımıza çıkan, dikilitaşları olan mezarlık alanlarının büyük bir
çoğunluğu İslami mezarlıklar. Hıristiyan olanlar da yok değil tabii ki. Ahmatlar gibi köylerin
yaşlıları bu farkı o kadar güzel ifade ediyor ki, hayranlık duyuyorsunuz.
Esasında bu büyük dikili taşlı mezarlıkların gerçek sahipleri arasında Bektaşiler önemli bir
yer işgal ediyor. Bunlar arasında Kalenderi Bektaşilerin önemli bir yeri var. Hıristiyan
mezarlıklarında da benzeri düzenlemeler görülebiliyor. İlginç ve aşikâr olan da bu Hıristiyan
grupların da diğerleri gibi bu büyük mezar taşı kullanma geleneğini Orta Asya ve steplerden
alıp buralara getirmiş olması. Dikkat edilirse bu bağ çok açıkça görülebiliyor.
Mezarlıkların önemli bir bölümünde halk ifadesiyle “karataş” denen bu dikilitaşların yanında,
üzerlerinde kitabe de bulunan Osmanlı dönemi mezar taşları var. Bazı kişilerin iddia ettiği
gibi, her yerde tamamen karataş da kullanılmamıştır. Karataş kullanımının 18. yüzyıla kadar
hâkim olduğu aşikâr. 18. yüzyılın ilk çeyreğinin ardından üzerlerinde kitabe ve süsleme
bulunan taşlar da kullanılmaya başlandı. İslami ve Hıristiyan mezarlıklar kesinlikle birbirine
karıştırılmadan kullanılırken, yazılı ve süslemeli taşlar mezarlıklarda bu süreçten sonra
kullanıldı.
Ömeroba’daki mezarlığa dikkat ederseniz, karataşları burada kitabeli ve süslemeli Osmanlı
mezar taşlarıyla birlikte görüyorsunuz. Burası, bu özelliği haiz çok sayıdaki köy
mezarlığından biri.
Bazı kişiler bu karataşların eski Trak dönemi mezarlıklarından veya Trak dönemi tapınak
alanlarından sökülüp bu mezarlıklara getirildiğini söylüyor. Bu sadece bir hayal, çünkü bu tip
tapınak alanlarıyla bağlantılı olmaları mümkün değil. Böyle tapınak alanları Trakya’da yoktu.
Trakya’da kutsalın en önemli göstergeleri kaya sunakları veya kaya altarlarıydı.
Bulgaristan’da yapılan kazılar ve karbon 14 tarihleri bu düşüncemizin ne kadar doğru
olduğunu gösterdi. Bu tip taşların kullanıldığı alanların arasında insan kalıntıları bulundu ve
karbon 14 tarihlemeleri de bu taşların ve tabii ki mezar alanlarının da Osmanlı süreciyle
bağlantılı olduğunu artık kanıtladı.
Gerçi bu bilgiler Bulgaristan’dan gelmeden önce de Edirne ve Kırklareli kapsamında eski köy
mezarlıklarında yaptığımız çalışmalar bu olguyu ve gerçeği açıkça ortaya koymuştu. Çok
30
sayıda eski köy mezarlığında çalışma yaptığımız için, iddia edildiği gibi bu mezarlıkların
hepsindeki taşların yazsız olmadığını biliyorduk.
Bunun ilginç örneklerinden biri, Çömlekköy’ün yanı başındaki eski mezarlık alanı. İlk bakışta
tamamen karataşlardan oluşmuş gibi duruyor. Halbuki burada bulunan ve tarih veren bir
Osmalı mezar taşı mevcut. Çömlekköy’de önemli bir Osmanlı yerleşmesinin kalıntıları köyün
hemen yanı başında duruyor. Bir Osmanlı av köşkünün kalıntıları var burda. Bazı kişiler
tarafından menhir olarak adlandırılan taşları haiz bir mezarlık da var, ama bu mezarlıkla
ilişkili olan ve genellikle pek çok araştırmacının gözünden kaçan Osmanlıca yazılı bir mezar
taşı da mevcut ve 1735 tarihini taşıyor.
Bu tipte kitabeli Osmanlı mezar taşlarıyla karataşların iç içe olduğu mezarlıklar o kadar fazla
ki, sadece bu konu bile başlı başına bir konferans konusu teşkil edecek nitelikte; fakat çok
dikkat çekici bazı yerleri anmadan geçmek mümkün değil. Bu tip kitabeli mezar taşlarından
biri, karataşların yoğun olarak bulunduğu Lalapaşa ilçesi Güçüköğünlü veya Gücünlü
köyündeki Kocamezarlık veya Eski Mezarlık olarak bilinen mezarlığın ortasında, muhtemelen
19. yüzyıl başlarındaki yeniçeri ocağının kaldırılmasına bağlı yıkımlar esnasında tahrip
edilmiş bir türbede kalıntısı içinde duruyor. Çok güzel bir hat örneğine sahip, 15. yüzyıldan
kalma bir mezar taşı Aynı mezarlıkta bunun haricinde başka kitabeli bir taş görülmüyor;
fakat karataşlar çok heybetli ve gerçekten gösterişli. Kırıkköy’dekileri hiç de aratmayacak
nitelikteler.
Bu tip mezar taşlarının en ilginç örneklerinden biri de Hacıdanişment köyünün hemen
yanında, Türbe olarak bilinen bir mahalde bulunuyor. Alan içinde çok büyük karataşlar var.
Bu taşları incelediğimiz zaman yönlerinin kuzeydoğu-güneybatı olduğu görülüyor. Bu devasa
taşların hemen yanı başında bir türbe ve dergâh kalıntısı dikkat çekiyor; büyük karataşlar
arasında tahrip edilmiş vaziyette duran, işlenmiş ve kitabeli Osmanlı devri mezar taşları
bulunuyor. Bu taşlar arasında da gerçekten çok özenli bir işçiliğe sahip bir örnek var. Bu da
15. yüzyıla ait bir Osmanlı mezar taşı örneği. Hayli tahrip olmasına rağmen özenli hat ve
süsleme özellikleriyle dikkat çekici. Baş kısmında bulunan, fakat şu anda kırık olarak az ötede
duran kavuk tipine baktığımız zaman da bu taşın önemli bir Bektaşi babasına ait olduğunu
fark etmekteyiz.
31
Bu tip örnek çok fazla. Kırklareli’ne bağlı İnece beldesinin yanı başındaki Tekke veya
Ulukonak’taki yıktırılmış tekkenin ve haziresinin kalıntılarını da ihtiva eden kabristan da,
Edirne ili Lalapaşa ilçesi Yünlüce köyündeki Yünlüce Baba yatırı da bu noktada dikkat çeken
örnekler. Bektaşi kimliği tarihsel olarak bilinen bir Osmanlı komutanı tarafından yaptırılan,
Edirne’de ünlü Gazimihal Camii bahçesindeki yazılı karataş ve benzerleri, hepsi Bektaşi
kimliğini açıkça ortaya koyan yerler. Tabii bir de bir Mevlevi dergâhının haziresindeki yazılı
bir karataş var; Edirne’nin Muradiye Camii olarak bilinen bir 15. yüzyıl yapısının haziresinde
yer alıyor. Bunlar Trak dönemiyle de, Trak döneminin öncesi veya sonrasıyla da ilişkili
değiller. Çoğunluğu Osmanlı süreci içinde kalan, ortaçağ ve sonrasına ait mezar taşları hepsi.
Hıristiyanıyla, Müslümanıyla Osmanlı devri mezarlıkları bunlar.
Karataş dikme, Trakya’da uzun süren, Kırklareli’de de Edirne’de de hâlâ canlı olan, fakat
artık değişmeye ve ortadan kalkmaya başlayan bir gelenek. Çok geniş bir alan içinde eski
taşların yerini beyaz mermer mezar taşları almaya, son zamanlarda artık yeni taşlar
kullanılmaya başlandı; fakat eski ve yeni taşları yan yana kullanan yerler hâlâ var. Örneğin
Süleymandanişment, Tatarlar, Karaabalar, Düzorman, Armağan, Küküler, Sergen ve Yağcılı
köyleri... Tatlıpınar ise hem karataşlarıyla hem de yatırlarıyla iç içe yaşıyor.
Ahmatlar ve Topçular gibi köyler atalarının ilk yerleşim yerlerini ve ilk mezarlıklarını hâlâ
çok iyi hatırlıyor ve bunlardaki hiçbir taşın başka bir kalıntı alanından getirilmemiş olduğunu
net bir biçimde anlatıyor. Domurcalı’dakiler de Keramettin’dekiler de mezarlıklarını ve
taşlarını çok iyi biliyor ve atalarını gayet iyi hatırlıyor. Esasında bu köylerde de diğer
köylerde de yaşayanlar taşların nerden getirildiğini de çok iyi biliyor. Hacıdanişment de,
Sarıdanişment de, Vaysal da, Ömeroba da tüm diğer köyler de Hıristiyan veya Müslüman
ayırmadan karataşlı mezarlıklarına hâlâ derin bir saygı duyuyor, onları çok iyi tanıyor.
Gören gerçeği görür. Yine de ısrarla gerçeği görmek istemeyene ne denir...

Prof. Dr. Engin Beksaç


Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.(Kasas 77)

yaptığımız tüm yorumlar, ya yasal Kazı Öncesi araştırlamarı Esas alarak, yada bilgilenmek amaçlı araştırmaları Esas alarak, yapmaktayız ... LÜTFEN !!! kaçak kazılardan uzak duralım.

priyatel
DEFİNELERİM ÜYESİ
DEFİNELERİM ÜYESİ
Mesajlar: 19
Kayıt: 14 Oca 2012, 14:18

Re: Traklarda Kutsalın Göstergesi: Gerçekler ve Yanılgılar

Mesaj gönderen priyatel » 06 Mar 2012, 15:03

Allah razı olsun güzel paylaşım..

Cevapla

“TRAKLAR” sayfasına dön